İçeriğe geç

Düşünceyi açıklama özgürlüğünden söz edebilmek için ne gerekir ?

Bu içerik, Düşünceyi açıklama özgürlüğünden söz edebilmek için ne gerekir konusunu farklı açılardan anlamak isteyen Memici okurları için hazırlandı.

Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünden Söz Edebilmek İçin Ne Gerekir?

Geçmişe dönüp baktığımızda, bugün bize sıradan görünen bir cümlenin, bir kitabın ya da bir gazete yazısının başka dönemlerde neden bu kadar büyük bir cesaret gerektirdiğini daha iyi anlıyoruz; çünkü düşünceyi açıklama özgürlüğünün hikâyesi yalnızca hukuk metinlerinin değil, korkunun, iktidarın, itirazın ve insanın kendi sesini bulma mücadelesinin de tarihidir.

Düşünceyi açıklama özgürlüğünden söz etmek, yalnızca “insan istediğini söyleyebilir” demek değildir. Asıl mesele, kişinin bir düşünceyi oluşturabilmesi, onu açıklayabilmesi, başkalarına ulaştırabilmesi, eleştirebilmesi ve bu nedenle keyfî biçimde cezalandırılmamasıdır. Bunun yanında toplumun farklı düşünceleri duyabilmesi, basının bağımsız hareket edebilmesi, bilgiye erişimin mümkün olması ve hukukun iktidarın hoşlanmadığı sözleri de koruyabilmesi gerekir.

Belgeler bize gösteriyor ki düşünce özgürlüğü bir anda ortaya çıkmış bir hak değildir. Yüzyıllar boyunca kralların, dinî otoritelerin, devletlerin ve çoğunlukların sınırlandırdığı ifade alanı, toplumsal dönüşümlerle birlikte yavaş yavaş genişlemiştir. Ancak bu genişleme hiçbir zaman doğrusal olmamıştır. Kazanılmış özgürlüklerin daraldığı, sansürün yeniden güçlendiği dönemler de yaşanmıştır.

Bu nedenle düşünceyi açıklama özgürlüğünün tarihini anlamak, bugünkü özgürlüklerin ne kadar kırılgan olabileceğini anlamanın da yollarından biridir.

Orta Çağ’dan Modern Dünyaya: Sözün İktidarla Karşılaşması

Yazının ve düşüncenin denetim altına alınması

Orta Çağ Avrupa’sında düşüncenin dolaşımı büyük ölçüde dinî ve siyasal otoritelerin denetimi altındaydı. El yazması kitapların azlığı, okuryazarlığın sınırlılığı ve metin üretiminin maliyeti, düşüncelerin geniş kitlelere ulaşmasını zaten zorlaştırıyordu.

Burada önemli olan yalnızca “yasaklanan kitaplar” değildir. Bir düşüncenin dolaşıma girebilmesi için onu taşıyacak kurumların bulunması gerekir. Okul, üniversite, matbaa, gazete, yayınevi ve kamusal tartışma alanları gelişmeden ifade özgürlüğünün toplumsal bir gerçekliğe dönüşmesi güçtür.

1215 tarihli Magna Carta, modern anlamda genel bir ifade özgürlüğü belgesi değildir. Bununla birlikte iktidarın hukuka bağlı olması düşüncesinin tarihsel gelişiminde önemli bir dönemeçtir. İnsan haklarının daha sonraki tarihine ilişkin çalışmalar da Magna Carta’yı, 1689 İngiliz Haklar Bildirgesi’ni, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni ve 1791 Amerikan Haklar Bildirgesi’ni modern haklar düşüncesinin tarihsel kaynakları arasında değerlendirir.

Stanford Felsefe Ansiklopedisi

Buradaki temel dönüşüm şudur: İktidarın lütfettiği bir ayrıcalıktan, hukuk tarafından tanınan bir hak fikrine doğru geçiş.

Matbaanın yarattığı kırılma

yüzyılda matbaanın yaygınlaşması bu hikâyenin en büyük kırılma noktalarından birini oluşturdu. Düşünce artık yalnızca bir kişinin çevresindeki küçük topluluğa değil, çok daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşabiliyordu.

Bu gelişme doğal olarak otoriteleri de yeni yöntemler geliştirmeye itti. Kitapların yasaklanması, basım izinleri, yayıncıların denetlenmesi ve belirli metinlerin dolaşımdan çıkarılması, modern sansür mekanizmalarının tarihsel öncüllerini oluşturdu.

Burada insanın zihninde şu soru beliriyor: Bir düşünceyi yasaklamak gerçekten onu ortadan kaldırabilir mi? Tarih çoğu zaman bunun mümkün olmadığını gösteriyor. Yasaklanan fikirler yeraltına çekilebiliyor, başka ülkelere taşınabiliyor veya daha güçlü bir itirazın parçası hâline gelebiliyordu.

17. ve 18. Yüzyıl: Hak Kavramının Siyasal Bir Talepe Dönüşmesi

1689 İngiliz Haklar Bildirgesi

yüzyıl İngiltere’sindeki siyasal çatışmalar, ifade özgürlüğünün özellikle parlamento ve siyasal temsil bağlamında gelişmesinde önemli bir rol oynadı.

1689 tarihli Bill of Rights’ın 9. maddesi, parlamentodaki konuşma ve tartışmaların mahkemelerde sorgulanmamasını güvence altına aldı. İngiliz Parlamentosu’nun tarihsel açıklamasında bu düzenleme, parlamenter ifade özgürlüğünün yasal temelinin önemli bir parçası olarak tanımlanıyor.

erskinemay.parliament.uk

+1

Bu düzenlemenin kapsamı bugünkü anlamda herkes için sınırsız ifade özgürlüğü değildi. Daha çok parlamenter faaliyetlerin korunmasına yönelikti. Fakat siyasal açıdan çok önemli bir fikir ortaya çıkıyordu: İktidarı denetlemek isteyen temsilcilerin, iktidarın cezalandırma korkusu olmadan konuşabilmesi gerekir.

Bu ilke daha sonra demokratik siyaset için vazgeçilmez hâle gelecekti.

1789: Fransız Devrimi ve düşüncenin “hak” olarak tanınması

1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, düşünceyi açıklama özgürlüğünün tarihindeki en önemli belgelerden biridir.

Bildirinin 10. maddesi, kişilerin düşünceleri ve dinî görüşleri nedeniyle rahatsız edilmemesi gerektiğini belirtirken, 11. madde daha doğrudan bir ifade özgürlüğü tanımı getirir: “Düşünce ve kanaatlerin özgür iletişimi insanın en değerli haklarından biridir.” Bildiri ayrıca vatandaşın konuşma, yazma ve basma özgürlüğüne sahip olduğunu, ancak bu özgürlüğün kötüye kullanılmasının kanunla belirlenen durumlarda sorumluluk doğurabileceğini ifade eder.

avalon.law.yale.edu

Bu ayrıntı özellikle önemlidir. Çünkü modern ifade özgürlüğünün tarihsel gelişiminde özgürlük ile sorumluluk sürekli birlikte tartışılmıştır.

Özgürlük, “hiçbir kural yoktur” anlamına gelmez; asıl mesele, hangi sınırlamaların meşru olduğudur.

Kanun tarafından açıkça tanımlanmayan, keyfî veya iktidarın eleştirisini susturmaya yönelik sınırlamalarla; başkalarının haklarını, güvenliğini veya demokratik düzeni korumaya yönelik sınırlamalar aynı şey değildir.

19. Yüzyıl: Bireyin Sesinden Kamusal Tartışmaya

John Stuart Mill ve çoğunluğun baskısı

yüzyıla gelindiğinde mesele yalnızca devlet sansürü olmaktan çıkmaya başladı. Demokratik toplumların gelişmesi yeni bir soruyu gündeme getirdi: Devlet baskısı azalırken toplumun çoğunluğu farklı düşünen bireyi susturabilir mi?

John Stuart Mill, 1859’da yayımlanan On Liberty adlı eserinde düşünce ve tartışma özgürlüğünü bireysel gelişimin temel koşullarından biri olarak ele aldı. Mill, kişinin düşüncelerini açıklamasının düşünce özgürlüğünden pratik olarak ayrılamayacağını savundu.

Econlib

+1

Mill’in yaklaşımındaki en güçlü noktalardan biri, yalnızca devlet sansürüne odaklanmamasıdır. Stanford Encyclopedia of Philosophy’nin Mill yorumunda da vurgulandığı üzere Mill, demokratik toplumlarda çoğunluğun sosyal baskısının birey üzerinde bir tür “çoğunluk tiranlığı” yaratabileceğinden endişe ediyordu.

Stanford Felsefe Ansiklopedisi

Bu düşünce bugün şaşırtıcı derecede günceldir.

Bir insanın düşüncesini açıklamasını engellemek için mutlaka polis, mahkeme veya hapishane gerekmez. İşini kaybetme korkusu, toplumdan dışlanma, linç edilme, tehdit edilme veya sürekli baskı altında hissetme de ifade alanını daraltabilir.

Dolayısıyla düşünceyi açıklama özgürlüğü yalnızca devletin müdahale etmemesini değil, bireyin makul ölçüde korkusuz bir kamusal alana sahip olmasını da gerektirir.

Basın ve kamusal alanın yükselişi

yüzyılda gazete tirajlarının artması, okuryazarlığın yayılması ve siyasal örgütlenmelerin güçlenmesiyle düşünce artık daha kitlesel bir niteliğe kavuştu.

Gazete yalnızca haber veren bir araç değildi. Aynı zamanda hükümeti eleştiren, kamuoyu oluşturan ve farklı toplumsal grupların kendisini ifade ettiği bir alan hâline geldi.

Bu noktada ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü arasındaki ilişki belirginleşti. Çünkü bireyin düşüncesini açıklama hakkı olsa bile o düşünceyi milyonlarca kişiye ulaştıracak araçlar yalnızca iktidarın veya küçük bir grubun kontrolündeyse özgürlük fiilen daralabilir.

1791 Amerika Birleşik Devletleri ve Modern Anayasal Güvence

Birinci Değişiklik ve devletin sınırlandırılması

Amerikan Haklar Bildirgesi’nin 1791’de onaylanan Birinci Değişikliği, ifade ve basın özgürlüğünü anayasal düzeyde güvence altına alan en etkili tarihsel metinlerden biri oldu.

Birinci Değişiklik, Kongre’nin ifade veya basın özgürlüğünü kısıtlayan yasalar çıkarmamasını; bunun yanında barışçıl toplanma ve hükümete dilekçe verme hakkını da koruyordu.

National Archives

+1

Burada dikkat çekici olan, özgürlüğün yalnızca “konuşma” olarak ele alınmamasıdır. Konuşma, basın, toplantı ve yönetime başvurma birbirini tamamlayan demokratik haklardır.

Çünkü düşünceyi açıklama özgürlüğü tek başına kaldığında etkisi sınırlıdır. Bir insan konuşabiliyor ama başkalarıyla örgütlenemiyor, bilgiye erişemiyor, basın yoluyla sesini duyuramıyor veya yönetime itiraz edemiyorsa demokratik katılımın önemli parçaları eksik kalır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Totaliter Rejimler ve Evrensel İnsan Hakları

İki dünya savaşı arasında özgürlüğün gerilemesi

yüzyıl, ifade özgürlüğü açısından büyük bir çelişki taşıdı. Bir tarafta anayasal hakların genişlediği, kadınların oy hakkı kazandığı, işçi hareketlerinin güçlendiği ve demokratik katılımın arttığı dönemler yaşandı.

Diğer tarafta faşist ve totaliter rejimler, basını ve düşünce hayatını devlet denetimi altına aldı. Gazeteler kapatıldı, muhalifler hapsedildi, kitaplar yasaklandı ve propaganda devlet yönetiminin temel araçlarından biri hâline geldi.

Bu dönem bize çok önemli bir tarihsel gerçekliği hatırlatır: Bir hakkın anayasal metinde yazılı olması, onun gerçek hayatta mutlaka korunacağı anlamına gelmez.

Hakların yaşayabilmesi için bağımsız mahkemelere, çoğulcu basına, örgütlenme özgürlüğüne, hukukun üstünlüğüne ve siyasal kültüre ihtiyaç vardır.

1948: Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, düşünce ve ifade özgürlüğünün yalnızca ulusal anayasalar çerçevesinde değil, evrensel insan hakları perspektifinden ele alınmasına yol açtı.

10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, savaş deneyiminin doğrudan etkisi altında hazırlandı. Birleşmiş Milletler’in tarihçesine göre bildirgenin hazırlanması, savaşın ardından benzer kitlesel insan hakları ihlallerinin tekrar yaşanmaması arzusuyla şekillendi.

Birleşmiş Milletler

Bildirgenin 19. maddesi son derece kapsamlıdır. Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne sahip olduğunu; kişinin müdahale olmaksızın kanaat taşıyabilmesini, bilgi ve fikirleri arayabilmesini, alabilmesini ve sınırlar gözetilmeksizin aktarabilmesini güvence altına alır.

Birleşmiş Milletler

Bu madde, ifade özgürlüğünün yalnızca “konuşma hakkı” olmadığını açık biçimde ortaya koyar.

Bilgi alma özgürlüğü de düşünceyi açıklama özgürlüğünün parçasıdır.

Çünkü insanın özgürce konuşabilmesi için önce özgürce düşünebilmesi; özgürce düşünebilmesi için de farklı bilgi ve görüşlere ulaşabilmesi gerekir.

Türkiye’de Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünün Tarihsel Seyri

Osmanlı’dan anayasal döneme

Türkiye’nin anayasal tarihinde de düşünce, basın ve ifade özgürlüğü ile devlet otoritesinin sınırları arasındaki ilişki sürekli tartışılmıştır.

1876 tarihli Kanun-ı Esasi, Osmanlı anayasal tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak ortaya çıktı. Daha sonraki anayasal gelişmeler, özellikle II. Meşrutiyet döneminde, parlamenter hayatın ve basın faaliyetlerinin genişlemesiyle birlikte ifade özgürlüğü tartışmalarını daha görünür hâle getirdi. 1909 değişiklikleri de anayasal düzenin yeniden şekillenmesinde önemli bir aşamaydı.

Anayasa Mahkemesi

Buradaki tarihsel süreç bize Türkiye’de düşünce ve basın özgürlüğü meselesinin Cumhuriyet’le birdenbire başlamadığını, Osmanlı’nın son dönemindeki anayasal ve siyasal tartışmalarla daha eski bir geçmişe uzandığını gösterir.

1961 Anayasası: Özgürlüğün genişleyen dili

1961 Anayasası, düşünce özgürlüğü bakımından Türkiye’nin anayasal tarihinde özel bir yere sahiptir.

madde, herkesin düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu ve düşünce ile kanaatlerin söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına ya da toplu olarak açıklanıp yayılabileceğini belirtiyordu. Aynı anayasanın 22. maddesi ise “Basın hürdür; sansür edilemez” hükmünü içeriyordu.

Anayasa Mahkemesi

+1

Anayasa Mahkemesi’nin kendi tarihsel değerlendirmesinde de 1961 Anayasası’nın düşünce özgürlüğü ile düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü birlikte düzenlediği belirtilmektedir. Mahkeme, 1963 tarihli kararlarında düşüncenin kişinin iç dünyasında kaldığı sürece sınırsız niteliğine, açıklanarak toplumsal alana geçtiğinde ise farklı hukuki değerlendirmelere konu olabileceğine dikkat çekmiştir.

Anayasa Mahkemesi

Bu ayrım hâlâ önemlidir: düşünce ile düşüncenin dış dünyaya aktarılması aynı şey değildir.

İnsanın zihninden geçen düşünce üzerinde devletin denetimi düşüncesi özgürlüğün en temel sınırını ortadan kaldırır. Buna karşılık düşünce kamusal alana çıktığında başkalarının haklarıyla, kamu düzeniyle ve hukuki sorumluluklarla karşılaşabilir.

1982 Anayasası ve günümüzdeki anayasal çerçeve

1982 Anayasası’nın 25. maddesi düşünce ve kanaat özgürlüğünü, 26. maddesi ise düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü düzenler.

madde, herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğunu belirtir. Aynı madde haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de bu kapsamda değerlendirir.

Sağlık Bakanlığı

+1

Ancak özgürlüğün sınırları da belirtilmiştir. Milli güvenlik, kamu düzeni, suçların önlenmesi, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, özel hayatın korunması ve yargı görevinin gereğine uygun biçimde yerine getirilmesi gibi amaçlar belirli şartlar altında sınırlama gerekçeleri olarak düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesi

Burada asıl demokratik soru, “özgürlük sınırsız mıdır?” sorusundan ziyade “sınırlama hangi ölçütlere göre ve hangi güvencelerle yapılmaktadır?” sorusudur.

Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünden Söz Etmek İçin Neler Gerekir?

1. Düşünceyi oluşturma özgürlüğü

İfade özgürlüğünün başlangıç noktası zihindir. İnsan farklı kaynaklardan bilgi edinebilmeli, soru sorabilmeli, şüphe edebilmeli ve çoğunluğun kabul ettiği görüşe katılmama hakkına sahip olmalıdır.

Bir toplum insanlara yalnızca belirli düşünceleri düşünmeyi öğretiyorsa, o toplumda dışarıdan bakıldığında ifade özgürlüğü varmış gibi görünse bile gerçek anlamda düşünce özgürlüğü zayıftır.

2. Bilgiye erişim

İnsanların konuşabilmesi kadar bilgi alabilmesi de önemlidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinin bilgi ve fikirleri “arama, alma ve aktarma” boyutlarını birlikte ele almasının tarihsel önemi burada ortaya çıkar.

Birleşmiş Milletler

Bilgiye erişimin olmadığı yerde düşünce alanı daralır.

3. Sansürden ve keyfî cezadan korunma

Devletin görevi yalnızca ifade özgürlüğünü tanımak değil, onu keyfî müdahalelere karşı koruyacak hukuki mekanizmaları da oluşturmaktır.

Gazetenin kapatılması, kitabın toplatılması, bir konuşmanın sırf iktidarı rahatsız ettiği için cezalandırılması veya eleştirel bir görüşün hukuki belirsizlikler kullanılarak susturulması, ifade özgürlüğünün özünü zedeleyebilir.

Hukukun öngörülebilirliği burada kritik önemdedir.

4. Çoğulcu medya ve iletişim kanalları

Bir toplumda herkes konuşabilir görünürken yalnızca birkaç aktörün geniş kitlelere ulaşabildiği bir iletişim sistemi de gerçek anlamda çoğulcu olmayabilir.

Bu nedenle basın özgürlüğü, akademik özgürlük, yayıncılık özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme hakkı ile düşünceyi açıklama özgürlüğü arasında güçlü bir bağ vardır.

5. Farklı düşüncelere tahammül

Mill’in dikkat çektiği çoğunluk baskısı burada yeniden karşımıza çıkar.

Stanford Felsefe Ansiklopedisi

Demokratik toplum, yalnızca herkesin kendi düşüncesini söyleyebilmesiyle değil, başkasının düşüncesini duymaya tahammül edebilmesiyle de demokratiktir.

Kabul etmediğimiz bir görüşün varlığını korumak zor gelebilir. Hatta bazı fikirler bizi öfkelendirebilir. Fakat özgürlüğün gerçek sınavı zaten sevdiğimiz ve katıldığımız düşünceler değildir.

Asıl sınav, karşı çıktığımız düşüncenin de hukukun koruması altında olup olmadığıdır.

Geçmişten Bugüne: Dijital Çağın Yeni Soruları

yüzyılda matbaanın yarattığı dönüşüme benzer bir değişimi internet ve sosyal medya yarattı. Artık sıradan bir insan, geçmişte büyük bir gazetenin veya yayınevinin ulaşabileceği kitlelere kısa sürede ulaşabiliyor.

Bu gelişme ifade özgürlüğünü demokratikleştirdiği kadar yeni sorunlar da yarattı: yanlış bilgi, dezenformasyon, çevrimiçi tehditler, nefret söylemi, algoritmik görünürlük, platformların içerik politikaları ve dijital linç kültürü.

Burada tarihsel bir paralellik görmek mümkün.

Matbaanın yaygınlaşması eski sansür biçimlerini nasıl değiştirdiyse, dijital iletişim de modern toplumun ifade üzerindeki denetim araçlarını değiştiriyor. Eskiden bir kitabın basılması için matbaa ve yayınevi gerekiyordu; bugün bir düşüncenin milyonlara ulaşması için tek bir dijital platform yeterli olabiliyor.

Fakat bunun karşılığında yeni bir soru ortaya çıkıyor: Devlet dışında büyük iletişim gücüne sahip özel platformlar, kamusal tartışmanın sınırlarını ne ölçüde belirleyebilir?

Bu soru, klasik ifade özgürlüğü anlayışının önümüzdeki yıllarda karşılaşacağı en önemli meselelerden biri olabilir.

Bu içeriğin sonunda Düşünceyi açıklama özgürlüğünden söz edebilmek için ne gerekir konusunda daha bilinçli bir bakış kazandığınızı umuyoruz.

Sonuç: Özgürlük Bir Metinden Çok Daha Fazlasıdır

Düşünceyi açıklama özgürlüğünün tarihine baktığımızda, tek bir tarihte doğmuş ve bir daha hiç gerilememiş bir hak görmüyoruz. Aksine sürekli genişleyen, daralan, yeniden tanımlanan ve yeni koşullara uyarlanan bir özgürlük alanıyla karşılaşıyoruz.

1689 İngiltere’sinden 1789 Fransa’sına, 1791 Amerikan Haklar Bildirgesi’nden Mill’in 19. yüzyıl düşüncesine, 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Türkiye’nin 1961 ve 1982 anayasal düzenlemelerine kadar uzanan çizgide ortak bir arayış var: İnsan, iktidarın izin verdiği ölçüde mi konuşmalıdır, yoksa konuşabilmek doğrudan insan olmanın ve yurttaşlığın bir parçası mıdır?

Belgeler, bu ikinci anlayışın giderek güç kazandığını gösteriyor. Fakat belgelerin kendisi yeterli değil.

Özgürlüğün yaşayabilmesi için bağımsız hukuk, çoğulculuk, bilgiye erişim, özgür basın, farklı görüşlere tahammül, etkili yargısal güvenceler ve bireyin korkmadan konuşabileceği bir kamusal kültür gerekir.

Geçmişin bize bıraktığı en önemli derslerden biri belki de şudur: Özgürlük bir kez kazanıldığında sonsuza kadar garanti altında değildir.

Her kuşak onu yeniden anlamlandırmak, sınırlarını tartışmak ve korumak zorundadır.

Bugün bir düşünceyi rahatça dile getirirken geçmişte aynı düşünceyi söylemenin bedelini ödeyen insanları hatırlamak, özgürlüğün değerini daha görünür kılıyor. Aynı şekilde bugün bize aşırı, rahatsız edici veya yanlış gelen fikirlerin karşısında nasıl davrandığımız da geleceğin özgürlük anlayışını şekillendirecek.

Belki de bu nedenle kendimize şu soruları sormamız gerekiyor: Biz yalnızca kendi düşüncemizi söyleme özgürlüğünü mü savunuyoruz, yoksa başkasının düşüncesini söyleme hakkını da savunabiliyor muyuz? Bilgiye erişim konusunda gerçekten özgür müyüz? Eleştiri ile tehdit arasındaki sınırı nasıl belirliyoruz? Devletin ve toplumun müdahalesi nerede sona ermeli? Dijital çağda ifade özgürlüğünü kim koruyacak ve kim sınırlandıracak?

Tarih bu soruların hiçbirine tek ve değişmez bir cevap vermiyor. Fakat geçmişi dikkatle okuduğumuzda bir şeyi daha net görebiliyoruz: Düşünceyi açıklama özgürlüğü, yalnızca konuşma hakkı değil, insanın kendi zihni üzerinde söz sahibi olabilmesinin, kamusal hayata katılabilmesinin ve iktidarı sorgulayabilmesinin temel koşullarından biridir.

Bu nedenle düşünceyi açıklama özgürlüğünü korumak, yalnızca anayasa maddelerini korumak değildir. Aynı zamanda insanların soru sorabildiği, yanılabildiği, eleştirebildiği, birbirine itiraz edebildiği ve bütün bunları yaparken insanlık onurunu kaybetmediği bir toplumsal alanı korumaktır.

Tarihin uzun yolculuğu bize özgürlüğün hazır bir miras olmadığını hatırlatıyor. Özgürlük, her dönemde yeniden kurulan bir ortak yaşam biçimidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
Sitemap
https://piabella.casino/